BİR KÜLTÜRÜN YAŞATILDIĞI, KALE MAHALLESİ KARAŞAR KAHVEHANESİ.
15 Aralık 2017 Cuma

BİR KÜLTÜRÜN YAŞATILDIĞI, KALE MAHALLESİ KARAŞAR KAHVEHANESİ.

03 Kasım 2017, 17:28
BİR KÜLTÜRÜN YAŞATILDIĞI, KALE MAHALLESİ KARAŞAR KAHVEHANESİ.
GÜNER DİNÇASLAN
 İnsan hayatı tek düze bir yaşamdan hiç hoşlanmaz. Ne kadar insan varsa o kadar renk, o kadar da dünya ve hayaller vardır. Hayat toplumu yönlendirmek için bilinçsiz gibi görünen ama genlere kodlamış gibi her şeye görevler verir. Örf adet ve gelenekler bunun sonucu olarak doğar ve bunlar toplum değerlerinin ileriye taşıma garantisidir. Düğün –ölüm- toplumsal hassasiyet taşıyan her olay ve savaşlar karşısında ortak hareket etme içgüdüsünü şekillendiren yerler vardır. Bazen yaşlıların “Akçakoca” tabir edilen önderlik ettiği ama genel itibariyle her ferdin toplum öğretilerinden yola çıkarak bu kurallara uyduğu gözlenmektedir. Bunların başın da kültürümüzde yer alan vaz geçilmezimiz olan önceleri kıraathane diye adlandırdığımız daha sonra kahvehane diye vasıflandırdığımız yerler vardır. Kahvehanelerine mektebi irfan, kıraathane ya da halk üniversitesi gibi isimler veren başka bir millet de bulamazsınız yeryüzünde.
 Kıraathane veya yeni ismiyle kahvehaneler geçmişine yani tarihçesine kısaca baktığımızda bu tezimizde ne kadar haklı olduğumuzu görürüz. Bakalım tarihte kahvehaneler nasıldı.
Nasıl tıbbın Hipokratı varsa, kahvecilerinde vardır ve adı da Şeyh Şazeli’dir. Şazeli kimdir? Tekkesinden kovulan ve sürgüne gönderilen bu derviş Arabistan’da Moka yöresinde açlıktan bitkin bir halde dolaşırken, o bölgeyi kaplayan bir ağacın meyvelerini kaynatıp içmeyi dener. Üç gün yalnız bu suyla yaşar. Bu sırada arkadaşlarından ikisi, onun haline üzülerek kendisini bulmak ve ona yardım etmek için sürgün yerine gelirler, ancak bunların her ikisi de uyuza yakalanmışlardır. Dervişin yaşamasını borçlu olduğu içeceği merak edip tadarlar. Kokusunu çok beğenirler. Orada kaldıkları sekiz gün boyunca hep ondan içerler, sekizinci gün sonunda hastalıklarından kurtulunca da iyileşmelerini bu içeceğe yorarlar. O zaman haber Moka’da hızla yayılır. Herkes kahve adıyla anılan bu meyveleri toplamaya, suyunu kaynatıp içmeye başlar. Böylece de kahve Arabistan’da yaygın olarak kullanılan bir içecek olur.
Bu hikâyeye göre kahveci esnafı, kahveyi bulan Şeyh Şazeli’ yi “pir” kabul ederler. Osmanlıların son dönemlerine kadar İstanbul’daki kurukahveci dükkanlarında “Ya Hazreti Şeyh Şazeli” yazan levhalarının nedeni de işte budur.
Kahvenin Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonraki yıllarda Müslüman tüccarlar tarafından 1519’da İstanbul’a getirilmiş, ancak fazla rağbet görmemiştir.
Günümüzde, her mahallede hatta neredeyse her sokakta bir mahalle kahvesi vardır ve Sait Faik şöyle anlatır zamanının kahvehanelerini;
 
“Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı-başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen bir haberden neler de neler çıkarılır Yarabbi ! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra; hani hiç de yanlış değil, dersiniz.
 
Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul Kıraathaneleri ! İstanbul’u, İstanbul halkını, derdini, beğenisini, bilgisini, becerikliliğini sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, dahası, evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer bağımsız üniversitesiniz. Üniversiteden daha bağımsızsınız.” İşte böyle der orasını adeta halkın ilim irfan yuvası halinde görür. 
Avrupa kahveyle tanışması Osmanlı ve Venedikli tüccarlar aracılığıyla olmuştur. 1615 yılında İtalya’ ya götürülen kahve, uzun süre seyyar satıcılar tarafından limonata gibi sokaklarda satılmış, ilk kahvehane ancak 30 yıl sonra 1645’de de Venedik’te açılmıştır. Yani bugünkü Starbucks’ların… Gloria Jeans’lerin belki de ataları diyebileceğimiz ilk kahvehane.
Kahveyi Fransızlar da Avusturyalılar da İngilizler de sayemizde tanımışlardır.
Kahve, 1669’da XIV. Louis devrinde elçimiz Süleyman Ağa tarafından “sihirli içecek” adıyla Paris sosyetesine tanıtılır ve çok beğenilir, rağbet görür. Beğenilmez mi, Fransızlar ağızlarının tadını bilen insanlardır. 1686’da da Café de Procope ismiyle Paris’in ilk gerçek kahvehanesi açılır ve hatta o zamanın Rousseau, Diderot ve Voltaire gibi pek çok ünlü kişileri bu mekânda kahvenin tutkunu olurlar.
O dönemlerde bu tür yerler zaman öldürmek için değil karşılıklı fikir alışverişi ve kitap okumak için açılmış yerlerdi. Memleketin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleri kahvehaneden çıkmazdı.
Sonra Ankara’nın kahvehaneleri nasıldı diye bir merak sarar içinizi, araştırmak, varsa öyle yerler bulmak için belki geçmişten günümüze bir şeyler bırakılmıştır diye umut var dolaşırsınız kahvehane olacağını tahmin ettiğiniz yerleri. Tarih kokan Ankara kokan bir mahalleye, bir sokağa düşer yolunuz. Arnavut taşı döşeli sokakları çoktan aşınmıştır. Taşların bile yenik düştüğü bir yerde biraz hüzünlü dolaşırsınız, tarih yiyen, zaman denen dişlinin etrafında. Gözünüz biraz kıyıda köşede kalmış mütevazı çatılı bir yere takılır. Çay kaşığı şıkırtısı sizi çağırır, “ Gel aradığın yer burası” diye. Çok uzaktan gelmiş yolcu, çok uzakta kalmış bir yere varmanın huzuruyla dalarsınız içeriye. Kimlerin olacağını hesap etmeden. Hemen kabulleniverirler, hemen oralı olursun. Çay ısmarlarlar en demlisi, en koyusundan. Sonra sohbetin koyusunu davet edersiniz, kırık sandalyeli masanın etrafına. Buraya dair ne varsa bildikleri anlatmak için soru sormanızı sabırsızlıkla beklerler. Anlat, dendiğinde hatıralar dökülecektir dudaklarından.
Tam aradığınız ve tarihçesine uygun bir yerde olmanın heyecanına kapılırsınız. Mahallenin nabzını tutan, tarihe adeta not düşen bir zamanların “ Delikanlılarının” ki o zaman delikanlı olmak mert olmak, adam olmakla eş değermiş. Öyle delikanlılar ve kabadayılar ki, toplumu korur gözetir, fakiri, düşmüşü bilir, yardım etmek için kahvehane kültürüne dayalı bir dayanışma göstererek bölgesinde olanlara kol kanat açarlarmış. 
Kale mahallesi Karaşar kahvehanesi tam da böyle bir yer, geçmişiyle geleceğiyle, hatta şimdi ki haliyle. 1953 yılında açıldığını ve ilk sahibinin Karaşarlı Ali Şahin olduğunu, kahvehane olmadan önce Karaşarlılar Derneği olarak faaliyet gösterdiğini, sonra kahvehaneye dönüştüğünü en yaşlısından duyarsınız. En gençleri burayla alakalı o kadar efsane gibi olaylar dinlemişlerdir ki, kendisi yaşamış gibi sahiplenerek anlatırlar hiç yadırgamadan. Ortak görüş “Bir zamanlar burası mert adamların, efsane gibi olayların yaşandığı yerdi” derler. 
Kimler gelirdi bir zamanlar buralara demeye korkarsınız, nasıl bir efsane, filmlere konu olmuş hangi şahsiyetleri duyacağım, çekingesiyle. Erzurum kıraathanesinden başlarlar anlatmaya, az ötede komşu kahvedir nede olsa. Dündar Kılıç derler oraya en sık gelenler arasında. Dostlukları muhabbetleri karşılık bulduğu Karaşar kahvesinin müdavimleriyle tatlı bir yarenlikleri vardır. Kürt Celal- Kürt Nail- Basık Mustafa- Ümit Ölmez- Öksüz Ahmet- ortak dilleri var gibi hepsinin de namlarını çağrıştıran lakapları vardır. Onlara ait her şey hafızalardadır. Henüz adamlığın ve insanlığın harman olduğu, insanlığın bozuk düzen tabir edilen bu düzenin için de boğulmadan, bozulmadan önce. 
Düğünü yapamayanlara en şanlısından düğün yapılır. Yoksul giydirilir, aman diyerek kapısına gelen kol kanat açılır ve ihtiyacı giderilir. Toplumsal olaylara gözlemci olunur, çıkacak olan olaylar önlenmiş ve topluma zarar verecek şeyler bertaraf edilmeye çalışılır. Düzeni sağlamak için adeta abilik görevi üstlendikleri, haksızlara karşı mazlumun yanında durdukları bir dönem yaşarlar en şanlısından. 
 Şimdilerde popülerliğini yitirmiş gibi görünse de film sahnelerinin arandığı yerdir, Karaşarlı kahvehanesi. Senaristler buraya uğrak vermeden sinemaya başlamazlar. Dizi setlerine dönüşür bazı zamanlar. Gazete köşe yazılarına taşınır efsane olaylar ve burada yaşamış şahsiyetler. Burası bir zamanlar müdavimleriyle tarih yazan bir yer olmanın gururunu yaşar. Her ne kadar bazen olumsuz olaylar vuku bulsa da. Onlarda hemen bastırılır. Hayatın bütün renkleri burada birbirine karışmadan, kendi mecrasında akıp gider, bir zamanlarda olduğu gibi.
Sonra ne mi olur Arnavut kaldırımı sokakları yiyen, bitiren zaman var ya; onları da tüketir. Yavaş yavaş o devrin yiğit adamları da biter, tükenir. Bir kültürde onlarla birlikte yok olmaktadır. Mert insanların yeri dolsun istersiniz gençlere o özlemle bakarken. İşi gücü olan, ailesine sahip çıkmış, haksızın karşısında, mazlumun yanında olmayı büyüklerinden öğrenmiş, birileri yine çıksın diye umut beslersiniz.
Sohbetin en koyusuna geldiğinizi, hiç ayrılmak istemezsiniz, lamlarının sönme zamanın geldiğini görünce, çaresiz oradan ayrılırsınız. Ve tiyatro sahnesi gibi bir zamanın ihtişamlı hayatına “ perde “ dersiniz, bir devir kapanır, bir kültür kapanır, içiniz sızlayarak kahvehanenin sokağına veda edersiniz, geçmişe el sallayarak.
 Lambalar söner arkanızdan.
Ömür biter, hatıralar kalır geriye.
GÜNER DİNÇASLAN
 

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ

    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:

    KARİKATÜR

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV