Bir Serap Hikayesi (II)
19 Temmuz 2018 Perşembe

Bir Serap Hikayesi (II)

16 Nisan 2018, 13:19
Bir Serap Hikayesi (II)
GÜNER DİNÇASLAN
 BİR SERAP HİKÂYESİ 2
Yarım kalan serapların hikâyelerine devam edelim. Dost arkadaş sohbetlerinde “ Nerede kalmıştık” denir ya, bende nerede kalmıştık diye sorayım. Sokak aralarından evime dönmüştüm, her yanı huzur kokan neşeli evime. Merdivenlerinden çıkarken ardımda bıraktıklarımı kilitlemek istedim basamaklara, onları bırakmalıydım, ayrılırken “Hakkını helal et, bu yaşamınızda benim bilmeden veya bilerek bir katkım varsa, sebeplerden biri bensem hakkın varsa helal et” dememe rağmen, bütün hakları yanıma gasp etmiş götürüyor gibiydim. “Helal olsun” demişti, gözümün içine bakarak, benden daha yürekli ve samimiydi.
 Şu sözü kim demişti veya biri dememişse ben demiş olayım; artık ülkeler topla tüfekle işgal edilmiyor, gerekte kalmadı zaten, gençlerinin elinden ideallerini al, genç beyinleri uyuştur, ülke senindir.” . Nasıl mı? O ülkenin kimyası, genleri, genetiği ile oynanarak, birtakım kavramların içi boşaltılarak gerçekleştiriliyor. Bunlar kurdun üzerine örtülen kuzu postu gibi işlev görüyor ve bu şekilde ülkeler işgal ediliyor. Benim görüşüm şu, bu gibi işgal edilmeye heves edilen ülkenin başında Türkiye yer almaktadır. 
Bir ülke işgal edildiğinde; kuşkusuz ki sömürgeci bir gücün, bir ülkeyi işgal etmesi için o ülkeye topla tüfekle girmesi yetmez! Çünkü askeri güçle işgalden sonra, işgal edilen halkın öfkesi bilenir ve bir bağımsızlık mücadelesi baş gösterir. Ancak emperyalist güç, hedefindeki ülkeyi kültürel işgal bombardımanına tutarsa ve bu işgal politikasını sürdürür, o ülkeyi topla tüfekle işgal etmesine gerek kalmaz. Genç beyinlerin idealleri elinden alınmış, beyinleri uyuşturulmuştur, böyle bir ülke insanları zaten sömürgeci güce kalben bağlılık gösterir, her şeyi ile biat eder. Bu nedenle özellikle batılı ülkeler; üniversiteler, sivil toplum örgütleri, çevre ve insan hakları toplulukları ya da yardım kuruluşları yoluyla bunu başarırlar. Emperyalist savaş her alana yayılır, her alanda savaş başlatılır.
Kimin söylediğinin bir anlamı kalmadı zaten. Çanakkale, Sakarya, Kurtuluş savaşında ki yenilgilerinin öcünü alıyorlar. Haçlı zihniyeti kılık değiştirdi. Aklımızı toplum olarak başımıza almaksak, dün savaşta kaybedenler, sinsi oyunlarıyla bizi yenecekler, yok edecekler. Şehit dedelerimizin kemikleri sızlar o zaman. Sızlatmadan önce; birbirimizin elini sıkıca tutalım. Sen, ben, o, hepimiz hatta devlet tutsun elimizden. Gençlerin elinden devletimiz elbette tutmalı, bunun için alınmış kararlar var ( Biraz sitem, geç kalınmış bir karar) Bizzat Cumhurbaşkanlığı devrede. Devlet kademeleri teyakkuzda. Yapılması gereken neler varsa, birimlere emirler verilmiş, çareler aranmakta, adeta kurtuluş savaşında olduğu gibi bir ve diri olduğumuzu göstermeliyiz. 
Biz yeniden mahallemize seraplarımıza dönelim. 
“Sana sarılabilir miyim?” 
“Elbette sarılabilirsin.”
Kollarını boynuma doladı, derin derin nefes aldı.
 “Annem gibi kokuyorsun, onu çok özledim”
Özlediysen git onun kollarına sığın diyemedim, duyacaklarımı peşin peşin biliyormuşum, annesinin öldüğünü, üvey anne gazabına uğradığını kulağıma fısıldamışlardı sanki. Daha önce hiç deneyimlemediğim bir koku vardı üzerinde, şey gibi; ekşimsi, keskin, bayıltıcı, itici, metalik bir koku desem ne kadar anlatabilirim. Metal gibi kokuyordu. 
Kollarını kendiliğinden çözene kadar hiç kımıldamadım, yılların sarılma özlemini gideriyordu, katıksız samimi, sevgi yoksunları en çok sarılmayı özlerlerdi. Samimi içten bir sarılma her şeyi çözüme ulaştırır, bütün dertlerini sıfırlardı. Öteden beri nerede bir dertli görsem bu nedenle sarılasım gelir. Kollarını gevşetti, gözlerime baktı çok yakından, kendini orada yerleşmiş olarak görmek ister gibi. Gözbebeklerimde var mıydı yok muydu merakındaydı? Gözlerimi kaçırmadım, doyasıya baksın, kendisini orada doyasıya seyretsin diye. Onun gözleri soluktu, ışığı kırıktı, maviye çalan göz renginin farkını unutalı çok zaman olmuştu, hatırlatmak istedim.
“ Ne güzel gözlerin var maviş maviş”
Parmaklarını dokundurdu göz çukuruna, 
“Olmaz olsun dedi, çok şey gören bu gözlerim değil mi? Esas görmek istediklerim çok uzakta, çocuklarım var benim biliyor musun? Dört tane, onları özleyemiyorum. Hayal edemiyorum, hatırlayamıyorum bile. Zaten hatırlamayayım diye içiyorum elime geçen her şeyi. Unutmak, silmek hayatımdan onları ve uykularım bir daha uyanmama dileğiyle oluyor, nerede yattığımın bir önemi yok o yüzden. 
Her gün eline ne geçirirse içtiğini söyledi ya, parayı nereden buluyorsun diyecektim, çalışıyor musun? Sorum havada kaldı, “Göğsünü yumrukladı, karın bölgesini okşadı, bunların canı sağ olsun.” Ardından bir kahkaha koyurdu sokağa karşı, hiç şuh değildi, neşeli hiç değildi. Buz kesti her yer, sendeledim, birkaç adım attım geriye doğru istemsiz. Elimden tuttu, gözlerime yeniden baktı; “Üzülme dedi, ben alıştım, bunlar geçecek bir gün biliyorum, bir gün bırakacağım her şeyi, umudum hep var, çocuklarımı bir kere görsem, büyümüşler mi, annelerinin ne iş yaptığını duymuşlar mıdır? Duymasınlar beni, öldü bilsinler.”
Ellini tutuyordum, parmakları küt, bakımsız, yarı yarıya kavlamış ojeli parmakları titriyordu. Bir küçük poşet içinde bir domates, biber, birkaç yumurta görünüyordu. 
 “Akşam nevalem dedi, gülerek gelsene, çay koyarım içeriz dertleşiriz. Sahi senin derdin var mı, senin akşama gelen belalım var mı? Benim hem derdim, hem akşam gelen belalım var, döven söven, hakaret eden, canı sıkılınca, para getirmeyince, yemek hazırlamayınca dışarı atan, soğuk sıcak fark etmez, abla sen hiç soğukta dışarıda yattın mı? Yatma! Ayakların soğuktan karıncalandı mı? Karıncalanmasın! Parmaklarını ısıtmak için ağzının içine koydun mu? Nefesinin bile donmaya başladığı bir anda, bir sıcak oda için yüzüne bakmaya tiksindiğin birinin yatağını paylaştın mı, onurunu ayakaltına alarak? Onurumu ayakaltına alma!  Bunların hiçbir olmasın abla, sen bilme, evine git, ne yapacaksın buraları görmekle bence görme.” 
Evet, görmeyecektim, görmüyordum- görmüyorduk zaten, bir rivayet gibi dinliyorduk şehrin tam ortasında ki bu bataklıkta yaşananları. Bataklık görmek buraya nasip olmuştu. Batakhane, bitirimhane kulağa ne ahenkli, ne romantik geliyor, dışarıda olup, camdan içeriye bakınca, onlardan biri olmayınca.
Ellerinin farkında değildi, ben görünce “ Bunlar ne ? diye, sorunca fark etti. Jiletle kendini yüzlerce kere kesmiş. Beni bayıltacak kadar korkunç yarasını gösterdim;
 “Bu ne, doktora git.”
 Gülerek vücudunun bazı yerlerini açtı, “Bunlardan mı bahsediyorsun, bir şey değil, sigara yanığı, benim pskopat yaptı, diğer pskopatlar yaptı, sigara söndürdüler. 
Ben bir kez daha sendeledim, “ Yok abla acımıyorlar alıştım ben” dedi. Acıya nasıl alışılır ki, duygu yarası daha derin olmalı ki, sigara yanığı yarasını basit görüyor, acımıyor. 
Ani bir hareketle; “Gitmeliyim benim ki gelir, yemek ister, sonra işe çıkacağım.” 
 Sendeleyerek gidiyor, ardından baka kalıyorum, siyah buruşmuş tişörtünü çekiştirip, ellerini havaya kaldırıp veda ediyor, üzülme diye tembihliyor, dertli olan benmişim, bataklıkta solan çiçek benmişim gibi.
O gidiyor derdini bana bırakıyor, çocuklarının ağlama sesi benim kulaklarıma yerleşiyor, kendisinin dövülürken, sövülürken, sigara söndürülürken, onuru ayakaltına alınırken ki sesleri de benim oluyor. 
Genzime bıraktığı, adlandıramadığım, daha önce hiç hissetmediğim keskin kokunun sarhoşu oluyorum, bütün sarhoşluğunda bana bırakıyor zaten. 
Yıkılacakken arkadaşım yetişiyor bir duvar üstüne oturtuyor. Çevrede ki, yaşlı bey amcalarının bakışlarının derin manaları arasında, midemin küçülmüş, kasılmalarına dayanmaya çalışıyorum. Mide ifrazatı yapmak istiyorum, ulu orta yere, hak edenler başta olmak üzere kusmaya, suratlarına öğürmeye, ama utanıyorum. İçinde kusmuk kalakalıyorum.
Midem bulanıyor, başım dönüyor, midemde kasılmalar. Sokağın başka bir yerine geçiyoruz, manzara değişmiyor, değişen bizim renkten renge giren yüz ifademiz. Dünyamız, bildiğimiz neler varsa yıkılıyor, ezberimiz bozuluyor hayata ,insanlara dair. 
Bitti mi, elbette hayır, dayanabilenler için macera ve anlatımlarım devam edecek.
Esen kalın efendim.
Bekleyin…

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV