KANGAL FIKRALARI
17 Temmuz 2018 Salı

KANGAL FIKRALARI

06 Mart 2018, 00:45
KANGAL FIKRALARI
Ahmet Özdemir
 Ahmet ÖZDEMİR 

Geçen yıl, Hüseyin Cılga’nın H. Dursun Gümüşoğlu ile birlikte hazırladığı "Yayınlanmamış Bektaşi Fıkraları ve Bektaşi Fıkralarında İrfan" adlı kitabını okuyuculara tanıtmıştım. Bu defa Hüseyin Cılga’nın “Kangal Fıkraları” kitabını tanıtmak istiyorum. Kitabı Kangal Dernekler Federasyonu ile Post Yayın Dağıtım firması yayınlamışlar.

Önce bir kaç cümle ile Hüseyin Cılga’dan söz edeyim: 
“1957 yılında Sivas'ta doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümünden mezun oldu. 1979’da İstanbul'a yerleşti. Takı tasarımı ve imalatıyla ilgilendi. "Halkbilimi" çalışmalarına yöneldi. Araştırma, inceleme ve derlemeler yaptı. Kangal Dernekler Federasyonu'nda yöneticilik görevinde bulundu. Kangal Tekke köyünde yapılan "Samut Baba Anma Etkinlikleri" kapsamında 4 yıl tertip komitesinde görev aldı. Samut Baba’ya ilişkin bir kitap yazdı. Kangal Mozaik dergisinde, röportaj ve makaleleri yayınlandı.

Ne mutlu Hüseyin Cılga’ya ki, bir kuşağın hafızalarında ve anılanda bulunan fıkraları, derleyip kitap haline getirmek, unutulup kaybolmadan gelecek kuşaklara aktarmak işlevini üstlenmiş.

Elbette taş yerinde ağırdır. Yaşantısıyla, ortamıyla, fiziğiyle, aksanıyla bildiğiniz tanıdığınız kişilerin anlatıları, sizin için değer, gülme, ağlama, düşünme, nükte örneği olabilir. Yaban yerlerde bir anlam ifade etmeyebilir. Ama Kangal fıkralarının pek çoğu, darbımesel olma niteliğinde. Örneğin “kel bulsa başına sürer” sözünün arkasına Kangal fıkralarından birini bağlayabilirsiniz:

“Taşlık köyünden iki genç birbirleriyle anlaşarak kaçarlar. Kızın ailesi bu kaçma olayını kabullenemeyerek Kangal'a şikâyete giderler. Arabuluculuk yaptığını tahmin ettiği Hatice Gül' den de davacı olur. Duruşma gününde taraflar ve Hatice Gül de hazır bulunur. 
Hâkim, Hatice Gül'e sorar: 
- Bu kızın kaçmasına sizin arabuluculuk yaptığınızı iddia ediyor, buna ne dersiniz? Hatice Gül de boynunu bükerek: 
- Hâkim Bey, der. Ben 15 yıldır dulum, bulabilsem ben kendime bulurum."
Gerektiği zaman ele geçmeyip daha sonra kavuşulan şey için “Bayramdan sonra kınayı ....... yak,” derler. Bu söze Hüseyin Cılga’nın derlediği fıkrayı darbımesel olarak bağlayabilirsiniz:

“Bulak köyünden Ferhat Karadeniz, içkiyi çok sever. Bir gün içmek ister ama evde içki yoktur. Başlar köyde içki aramaya. Köylülerden birisi laf atar: 
- Hasançelebi' de bu sene rakı çokmuş. Bu söze çok kızan Ferhat Karadeniz: 
- Malatya' da da arpa çok, der. Ama Hekimhan' daki eşeğe ne?” 
Hüseyin Cılga, “Kangal fıkraları, yöresel özelliklerinin dışında genelde Türk halkının da motiflerini içerir. Bu fıkraların çıkış kaynağı, Türk toplumunun genel kültür yapısıyla ilgili,” diyor. Bu sözü kitaptan aldığım bir fıkraya bağlamak istedim:

Kangal ilçesine demiryolu 1936 yılında yapılır. Arpalılı Kangal Ağası Sabri Orhan Efendi, yeni gelen treni çok merak ettiğinden yanında çalışan azabına: 
- Git şu treni gör, içine bin, nasıl bir şeymiş öğren de gel, der. 
Sabri Efendi'nin azabı da Kangal'ın Armağan tren istasyonuna gider ve trene biner. Bir iki gün sonra da Kangal'a döner ve ağasına treni anlatır: 
- Ağam, trenin içinde yatıyon, yuvarlanıyon, namaz kılıyon, rakı içiyon. Bu tren tam senin işin."

Tüm Anadolu fıkralarında olduğu gibi Kangal fıkraları, hazırcevap, keskin zeka ve ince nüktelerden oluşmakta. Bu toprakların insanları, yaşamın en çaresiz anlarında ve üzüntülü olayların içindeyken bile duygularını şiire, nükteye dökmekten geri kalmamışlar: Bakınız Kangallı düştüğü zor durumdan nasıl sıyrılmış:

Çetinkaya' da iki aile arasına kavgayı mahkemede komşuları görmediklerini söylerler. Son şahit Mevlüt Kuşkaya'ya da hakim aynı soruyu sorar. Bir gözü görmeyen ve gönülsüz şahit olan Mevlüt Kuşkaya da der ki: 
- Hakim Bey, onların iki gözle görmediği kavgayı ben tek gözle nasıl göreyim?
Yukarıda da söz ettiğimiz gibi Hüseyin Cılga Kangal fıkralarını yaşanmış olaylardan birebir alarak derlemiş. Doğal olarak fıkraların aktörleri çoğu kez de birlikte yaşadığı hayvanlar olmuş. Yeri gelmiş öküzüyle, atıyla, eşeğiyle, köpeğiyle konuşmuş, dertleşmiş, yeri gelmiş onları eleştirmiş. İşte bir örnek:

Onaran köyünden Mevlüt Yılmaz, tavuklarını kuluçkaya yatırır. Beş altı tane civciv çıkar ama. Her gün birini karga kapar. 
Mevlüt Yılmaz’ın artık sabrı taşmıştır. Karganın ağaçtaki yuvasına çıkar. Yavrularından birini alarak evine gelir. Karga evin damına konarak acı acı ötmeye başlayınca Mevlüt Yılmaz der ki:
“Cücüğümü getir, cücüğünü götür!” 

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ

    EN ÇOK OKUNANLAR

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV