YAZAR OLMAK MI, YAZAN OLMAK MI?
23 Nisan 2018 Pazartesi

YAZAR OLMAK MI, YAZAN OLMAK MI?

07 Ocak 2018, 00:21
YAZAR OLMAK MI, YAZAN OLMAK MI?
GÜNER DİNÇASLAN
 Edebiyat dünyasında; yazar olmak veya yazan olmak diye bir kavram kargaşası vardır. Sahi bu iki kavram, ne kadar benzeşiyor veya ne kadar ayrı konulardır. Öncelikle bu kavramlar üzerinde görüş birliği sağlanmalıdır. Daha sonra yazar olmanın püf noktaları veya yazan olmanın ne kadar gerekliliği üzerinde konuşulur. 
Dünyada edebiyat dendiğinde, ortak bir kavram üzerinde buluşulur, literatürde “ Edebiyat, güzel ve süslü söz söyleme sanatıdır” denir. Gerçekte abartıyı en iyi seven sanat edebiyattır. Öyle ki, elini uzatıp yıldızları toplayıp sevdiğinin saçlarına takacağını söyleyecek kadar abartı yüklüdür, olmayacak şeyleri yapabileceğini karşısındakine inandırır ve üstelikte keyif aldırtır. Hatta hayal bile kurdurtmayı başarır. 
Dini anlatımlarda edebiyatın bu süslü söz söyle yanından yararlanmıştır. Dini motifleri şiirlere süslendiğinde ne kadar etkili olduğu keşfedildiğinden, şiirlerle insanların kalplerine,  manevi duygularına hitap etmeninde yolunu bulmanın rahatlığını yaşamışlardır. 
Peki, esas konuya gelecek olursak; yazar olmak mı yazan olmak mı? Bu soruya bir cevap daha doğrusu bir çözüm bulmak için çalışalım. Örneklendirmelerle bu işi bir nebze olsun aydınlatmaya çalışalım.
Edebiyat dünyasına bakıldığında; kalıcı olan, yıllar içinde kendinden söz ettiren, okunduğu her dönemde beğeniyle karşılanan eserlerin çoğunun özgün eserlerdir.  Yani yazarın duygu ve düşüncesinden süzülmüş, kendine has anlatımı olan, kimsenin hayatı veya yaşanmışlıklarını, anlatmayan, zamanın olaylarını aktarmaktan öte, hayal dünyasından çıkardığı kurgusu dünyasını yansıtan ve yazar olmanın bazı şartlarını ki, biraz sonra değineceğim, yerine getirmiş olduğunu görürüz. Böyle eserlere baktığımız da şunu çok rahat gözlemleriz. Dünyada da genel kabul görmüş bir kuram vardır;  yazar ve güçlü edebi kalemler, küçük olayları veya hikâyeleri büyük anlatabildiği sürece önemlidir. Büyük olayları anlatmak güçlü hikâyeleri nakletmek kolaya kaçmak olduğunu konusunda neredeyse hem fikirdirler. Bir su birikintisinden bir denizi anlatmak olağanüstü zevk veren ama bir o kadar da zor olandır. Denize bakıp ihtişamından söz etmek, güzelliğini dile getirmek, bunun yanın da daha basit kalmaktadır. Bu bir örnektir ve genişletilebilinir.
Yazar olmak ne demektir, dendiğinde söylenecek çok söz vardır. Öncelikle yazar, yazdığı ve yaşadığı her şeyin farkında olmalı. Yazar kafası ve mantalitesiyle hayata bakmalı. Daha manidar bir anlatımla, yazar olmanın çok ciddi diyetlerini ödemiş olmalıdır. Bu eğer yazar yeteneği ve farkındalığıyla doğmuşsa kendiliğinden gelişecektir. Çünkü hayata farklı algı ve duygu yoğunluğuyla bakınca görülmeyeni görmek kişiyi doğrudan mutsuz edecektir.  Hüzünlü dolaşacaktır. Çok şeyin farkında olmak toplumla arasını açacak, aykırı davranışları bile olacaktır. Zor insan tabir edilen huyları ortaya çıkacak, geçimsiz yaftasıyla yaftalanacaktır. 
Bazen da hayat onu öyle çıkmazlara sokacaktır ki, ister istemez orada yaşadığı deneyimleri yazı diline dökerek eserlerini süsleyecektir. Kısaca yazar hayatın içinde başka pencerelerden bakabilen, fark edilmeyeni fark ederek dolaşandır. Bunun birçok manada bir diyet ödeme, karşılığını verme olarak adlandırabiliriz. 
Bu anlatımdan şöyle bir sonuç çıkmamalı. Her yazar kendi hayatından acıları ve hüzünlerinden yararlanır, kendin hayatını yazar. Böyle bir şey olsa, en güçlü yazarın bile hayatında yazabileceği en fazla iki romanı olur, sonrası kendisini tekrardan ibaret olarak kalır. Bir hayattan ne kadar roman çıkar ki?  
Yazar, başkalarının dili olmayı, empati kurmayı başaran, kendisi yaşamış gibi duygu aktarması yapabilendir. Okuyucuya yazdığı her hangi bir olayı hissettirerek aktara bilendir. Kokuyu yazıyorsa, okuyucu o kokuyu hissetmediği sürece başarılı olmamış demektir. Acı yazıyorsa okuyucu duygulanmalı, onun acısını hissetmelidir. Buna duygu aktarımı denilmektedir. Diğer sanatlarda da bu çok önemlidir ancak kelimelerin hüküm sürdüğü yazıda, kelimelerle resim yapmak gibidir anlatımlar. Bunu ancak yazar olanlar, yani hayatın her alanında deneyimleri güçlü olanlar yapabilirler.
Diğer bir kavram olan “Yazan” olmaya değinecek olursak, yazan olmak bir olayı nakletmek onu süslemekten öte gidemez. Adeta tarih yazanlara yardım ediyormuş hissi verir. Olayı kendi bakış açısını fazla devreye sokmadan veya yaşanmış bir olayı yorumlayarak süsleyerek aktarmasıdır. Gerçekte yaşanmış bir olayı veya şahsiyeti anlatmaktır. Konu hazır, kurgu hazır, olay belli geriye süslemek ve aktarmak kalmaktadır. 
Bu tür bir anlatım edebi yazımları arasında gerekli mi diye sorulduğunda, elbette gereklidir. Tarihi romanlar savaşlar ve kahramanlıklar ardıllara aktarma konusunda bu tür önemli bir görev üstlenir ve çok önemlidir. 
Güçlü yazarlar bu bağlamda her ikisi konuda da sağlam eserler verebilirler. Savaş ve Barış (Lev Tolstoy) buna çok güzel örnektir. Rus- Fransız savaşını konu alan bu roman tarihi bir vesika gibi o günü anlatmakta öte yandan da edebi eser olmanın bütün özelliklerini taşımaktadır. Bunun haricide de birçok edebi eserleri verebilmektedir.  Victor Hugo ‘nun Sefilleri de buna güzel bir örnektir. Fransız ihtilalinin içinde geçen bir olayı edebi bir dilde anlatmıştır,  tarihe ışık tutmuştur. Onunda da diğer eserlerinde farklı kendi kurguladığı romanları vardır. 
Yine de romanda olayların gücünden çok yazarın kalem ve anlatım gücü bu eserleri ölümsüz kılmıştır. Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli kavramı burada bir kez daha haklı olduğunu göstermiştir. 
Yazan olmak veya yazar olmak kavramı birbirini tamamlıyor gibi görünse de mana bakımından farklıdır. 
Birde işin kolayına kaçıp, kopyacılığı, taklit etmeyi seçenler vardır ki, popülerliği bir dönem yakalayıp, maddi olarak da epey bir şeyler kazandıktan sonra, onları belli zaman edebiyat dünyasından silinip giderler. Zamanla onları kimse hatırlamayacaktır, çünkü ürettikleri geçici kültüre hizmet etmektedir. 
Sanatın her branşında olduğu üzre, edebiyatta da asıl olmak, özgün olmak kaliteyi artırmaktadır. Ağır adımlarla kalıcı olmaya yürünür.  Hızlı gitmek henüz olgunlaşmamış eserler vermek demektir. Yazar olanlar bilirler, eserini yazıp bitirdikten sonra üzerinde tekrar konuşmak, yeniden düzenlemek için okunduğu sırada ne kadar çok hatalar yanlışlıklar çıkmaktadır. 
Bu bağlamda yazar en az bir eserini birkaç kez zamana bırakmalı, yeniden ele almalıdır. Böyle olunduğu zaman bir romanın en az dört yıl içinde tam olgunluğa ulaşacağı hesap edilmektedir. İki yıl yazımı, iki yıl kadar da onu yeniden okuyup yorumlaması gerekmektedir. Bu genel kabul görmüş bir kavram değildir, ancak çoğunluğu böyle düşünmekte ve davranmaktadır. 
Bunun dışında çok kısa zamanda yazılan ve başarılı olan romanlarda mevcuttur. John Boyne ‘nun “ Çizgili Pijamalı Çocuk” romanını üç günde yazdığı bilinmektedir. Roman hem başarılı hem de en kısa sürede yazılmış eserler arasında yer almaktadır. Yoğun bir yazma temposuyla yazdığı, yani günde ortalama kesintisiz 7 saat yazdığı bilinmektedir.
 Öte yandan Victor Hugo başyapıtı Sefilleri yazması on iki yılını almıştır. Ve yine günümüz yazarlarından olan J:R:R Tolkien eserini on altı yılda yazmıştır. Çok ağır yazan üreten yazarlarda vardır mesela “ Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını JD Salinger günde yirmi kelimeyle on yılda bitirmiştir. Bunun gibi sıra dışı eserler de mevcuttur, en kısa öykü ise altı kelimeyle Ernest Hemingway’ a aittir. “ Satılık; sahibinden bebek patikleri, hiç giyilmedi” edebiyat eserleri arasında az ama etkili anlatım olarak yerini almıştır.
Eser ortaya koymak konusunda belli bir zaman ortaya çıkmamakla birlikte,  uç örnekler kaideyi bozmamaktadır. Yine de yazarın çok çalışması, çok vakit ayırması gerekmektedir. Bir maden işçisinin emeği ve özverisi kadar emek ve özveriyle çalışmaktadır yazarlar. Beyin ve fikir emekçileridirler.  Bedenen yorucu bir iş gibi görünmemekle birlikte, beyinin salgıladığı enerjiyi tükettiğinden fiziki yorgunluk hissetmektedirler, enerji tüketimi vücutlarını sarsmakta dirençleri azalmaktadır. Belki çoğu yazarın hasta olmaları, genç yaşta ölmelerinin sebebi,   bedenlerinin dirençsiz kalmalarındadır. Ağır bir işçinin tükettiği enerjiye denk gelmektedir tükettikleriyle. 
Kısaca, yazar olmak veya yazan olmakta veballi ve sorumluluk gerektiren zor iştir. Geçmişi geleceğe taşımak, şimdiki zamanı onarmakla yükümlüdürler. Hiçbir eser öylesine yazılmış, emek olmayan, verecek bir şeyi bulunmayan olarak algılanmamalıdır. Mutlaka ondan beslenecek birileri olacaktır.
  Herkes algı ve seviyesine göre eserler okuyacak, alacağı veya etkileneceği, hoşça vakit geçireceği şeyler farklı olacaktır. Birinin zevkle okuduğunu, bir diğeri kötü olarak algılayacaktır. Yolculuk esnasında, plajda dinlenirken, daha kolay okunan, evinin okuma köşesinde büyük ciddiyetle okunan kitaplarda elbette farklıdır olacaktır. Ağır edebi eserlerin okunduğu yerler, gerçi, okuyucusuna göre değişmekle birlikte, farklı olmalıdır. Yol üstü okunan eserler edebiyat dünyasının kilometre taşları olamayacaklardır. 
Hasılı, yazar olmak iyi bir kaptan olmayı gerektirmekte, okuyucu da iyi bir seyyah olmaya aday olmalıdır.  
Yazarlığı kabul etmiş olanları zorlu bir hayat beklemektedir, farkındalık oluşturmak için farkında olmak gerekir, bu da zor ve sıkıntılı bir süreçtir
“Dünya aptallar için çok şenlikli bir yerdir” denildiğinde çok şey anlamış oluruz.
Yazarlara selam olsun…
GÜNER DİNÇASLAN

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ

    EN ÇOK OKUNANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV